Yasemin'in Dünyası

Tanım

Şiirlerim ve becerilerim


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

İnsanoğlunun son kalesi de düşüyor... Çocukluğumuzu elimizden al

 

Oğlumun her fırsatta izlediği çizgi film kanalında bir tanıtım frag­manı dikkatimi çekti geçen ay:

"Kış geldi... Noel, yeni yıl kutlamaları bitti" diye başlıyordu film...

"Noel kutlamaları bizim oğlana ne ifa­de edecek" diye merakla izlemeye koyuldum. Ekranda sevimsiz bir kardan adam atkıyla boğazlanırken, can sıkıcı bir kadın sesi aynen şöyle diyordu:

"Günler soğuk algınlığı ve sıkıntıyla ge­çiyor. Kardan adamı öperek eğlenemezsiniz. Tam tersi canınız yanar. Hem bizimle eğlenmek varken, niye bir kardan adamı öpmek isteyesiniz ki... En sevdiğiniz çizgi film kahramanları Fox Kids harikalar diya­rında sizi güldürmeye hazır. Bu kışı arka­daşlarınızla geçirin."

Bizim 40 yıllık sevimli kardan adam, birden öptüğü çocukların canını yakan, ceberrut bir kahramana dönüşmüştü. Ço­cuklar kış günü sokağa çıkıp kartopu oynayacaklarına, evde hiç hareket etmeden te­levizyona gözlerini dikip örümcek adamın serüvenlerini izlemeliydiler.

ABD'den, her kıtadaki çocuk­lara kendi dillerinde ulaşan bu fragman bütün kış boyunca nere­deyse yarım saatte bir yayınlandı. Bir Türk çocuğunun ortalama üç saatini ekran başında geçirdiğini gözönüne alırsanız sözünü ettiğim beyin yıkamanın gücü ortaya çıkar.

 

* * *

 

Modern dünyanın boş zaman­larına kadar köleleştirildiği insa­noğlunun son kalesi çocukluk...

Hiyerarşi gözetmeksizin herkese ağzına geleni söyleye­bildiği, özgürce oyunlar oyna­yabildiği, düş gücünü doyasıya kullanabildiği yegâne yaşam dilimi...

İşte şimdi bu kaleye saldırıyorlar.

Elimizde kalan son birkaç yılı da biz­den almaya çalışıyorlar.

Zaten nicedir büyüklerinin kıyafeti içinde birer minyatür gibi çocuklar...

Büyüklerin şarkılarını söyler gibi yapı­yor, onlarla aynı yiyecekleri yiyip, aynı filmleri seyrediyorlar.

Büyüklerin mekânlarında, büyüklerin reklâm filmlerinde, büyüklerin televizyon programlarında bütün bilmişlikleriyle boy gösteriyorlar.

"Oyun" denilen koca yaratıcılık bahçe­si, budana budana kreşlerin dört duvarı arasında büyüklerin kurguladığı birkaç sa­atlik seanslara sıkışmış durumda...

Bahçenin yerini televizyon, "kocabaş"ın yerini "robot köpek", "çember"in yerini otomatik topaç aldı.

Nihayet şimdi miniklerin hayatla son damarı da koparılıyor:

Çocuk doğadan kovuluyor.

Çocuğa ayıracak vakti olmayan büyük­lerin de gönüllü katıldığı sinsi bir kuşatma, sokağı, bahçeyi, kırı, çimi, karı, yağmuru, toprağı siliyor çocuklarımızın hayatından...

Kuralsız, özgür, başına buyruk, düşe kalka büyüyeceği bir doğal yaşam yerine, onları evde, kreşte, okulda kampa sokup hayatla, parayla, başarı hırsıyla erken tanıştıracak bir yarışa hazırlıyoruz.

Böylece ömür boyu sürecek bir öğütül­meyi her gün biraz daha erkene çekiyoruz.

Yarına yalnız ve bunalımlı çocuklar ha­zırlıyoruz.

 

* * *

 

Bu kuşatmayı yarmanın tek yolu insa­noğlunun kendisi gibi olabildiği yegane hayat parçasını, yani çocukluğu sonuna kadar savunmaktır.

O periyodu kısaltmak bir yana ne kadar uzatıp, tüm ömre yayabilirsek o kadar başı dik, özgüveni olan, do­ğayla ve kendisiyle barışık kuşaklar yetişir.

Kaybolan çocukluğu yeniden bu­labilmek için, evlatlarımızın ayakları­na bağladığımız altın prangaları çö­zecek bir "çocuk hakları hareketi"ne ihtiyacımız var.

Yeniden çocuk şarkıları söyleyip onlara kendi kıyafetlerini, yiyecekle­rini, çocuk bahçelerini geri verecek bir hareket lâzım...

Eski oyunların keyfini taşıyan ve sokaktan doğan bir hareket...

Simgesi  kocaman bir kardan a­dam...

Sloganı: "Kardan adamı öperek eğ­lenebiliriz!"
>
Ê
7
5
 

 

Can Dündar


Tarih: 11:25, 9/2/2006
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

Can Dündar'dan

 
Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.

Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yasamışlık ve yeterli yas faktörü artık bende de var.

 

"Ben demiştim" ,"ben bilirim","ben zaten anlamıştım", sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düsenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Bos geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde "HAYIR" demeyi öğrendim ve bu kelime basta karsındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor. Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yasamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.

 

Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim . Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı . Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken simdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun. İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek. İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor. Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

 


Tarih: 10:59, 9/2/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

İlk adımın değerini bilebilmek...

Pazar sabahları, daha doğrusu öğle üzerleri Salomanje'de kahvaltı bir gelenek haline geldi.. Bizim ekip toplanıp Erol Kaynar'ın başına çöküyoruz. Harika bir kahvaltı yapıyoruz.. Bol neşe ile.. Kahvaltı yalnız.. Brunch falan değil.. Halis muhlis Türk Kahvaltısı.. Ayşegül farkı ile.. Televizyonlarda çıldırdığım klişe laf bu.. Bilmemne kanalı farkı ile.. Maçı yabancı bir TV'den alıp aynen yayınlarken hangi kuşu konduruyorlarsa, fark o.. Aslında fark mark yok. Televizyonlarımız çok yaratıcı ya.. Birinin dediğini aynen sen de de.. Birinin yaptığını aynen sen de yap..
Ama burada Ayşegül farkı belli.. O Türkiye'nin en güzel mantısı, burada nasıl farklı ise bu kahvaltı da öyle..
Bizim masa girişin sağı, boydan boya. Burası yolu gördüğü için bulvar kafesi gibi.. En kıymetli masalar.. Bizim masalar ve karşısı..
Geçen hafta baktım, karşısı bomboş.. Ferdi vahit yok.. Üç saat boyunca da kimse gelip oturmadı.. Öbür masalar nöbetleşe servis değiştirirken..
"Mayın mı döşedin oraya" dedim..
"Orası sigara içilmez masalar" dedi, Erol..
Nişantaşı'nın en popüler kafesinin, en popüler masalarında, popülasyon yok, olacak şey mi?..
Olacak şeydir..
Kapalı yerlerde sigara ile mücadele dünyanın her yerinde böyle başladı..
Minik adımlarla..
Uçakları hatırlayın.. Önde üç sıraydı, sigara içilmez yerler..
Amerika'da yakından izledim.. Birkaç masa ayrılırdı, sigara içmeyenlere.. Otellerde birkaç oda..
Sonra büyüdü buralar..
Uçakların tamamını kapladı. Restoranların da.. Otellerde önce sigara içilmez katlar oluştu, sonra tüm otel sigara içilmez oldu..
Neye göre?..
Talebe..
İnsanlar daha çok sigara içilmez yer isteyince, onlara daha çok yer ayrıldı..
Hayır, sandığınız gibi emir yukardan gelmedi..
Evet!.. Yasalar çıktı.. Ama halk istediği için.. Seçilmek için halkın oyuna muhtaç siyasiler bu isteğe uydular sadece..


Önceleri sigara içilmeyen masalar boş kalırdı, özellikle lüks restoranlarda.. Adam kelle başı 150-200 dolar hesap ödüyor.. Yemekten sonra purosunu üfleyecek büyük keyifle.. Gidip sigarasız yere oturur mu?..
Oturdu.. Giderek oturdu.. Gözümle gördüm..
Jimmy's mi, ne?.. Los Angeles'ın en pahalı restoranlarından.. Necdet Ağabey (Çobanlı) davet etti, 1994 Dünya Kupası sırasında.. Gittik..
Kapıdan girerken, oto parkta dikkatimi çekti. Tuvaletli hanımlar ve smokinli beyler arabaların arasında bir iki nefes sigara çekip içeri koşuyorlar, lise öğrencileri gibi..
İçeri girdik.. Sigara içilen masalar var, bir köşede.. Bomboş..
Bre aman.. Sigaralı masa boş. Bunlar sigarasızda oturup, oto parkta nefes çekiyorlar, ne iş?..
Az sonra gördüm. Dört beş kişi geldi, bir sigaralı masaya..
Restoranın geri kalanının onlara bakışı.. İğrenerek, tiksinerek, acıyarak.. Hani yanınızda pespaye biri çökmüş koluna eroin şırınga ediyor, nasıl bakarsanız öyle..
O bakışlar altında oturup yemek yemek mümkün değil..


Bilmem anlatabildim mi, benim sabırsız dostlarım..
"Şişli atağı fos çıktı" diye başlıklar atan, yazılar yazan kardeşlerim..
Şişli atağı, bu ülkede bir ilk adımdır.
Tarih, atılan ilk adımların ardından gelen çığların öyküleri ile doludur.
En uzun yürüyüşler, bir adımla başlar.. Şişli bu adımı attı..
Bugün sigara içilmeyen masalar boş.. Yarın, içilenler boş kalacak..
Yukardan emirle, yasakla değil.. Dördüncü Muratçılık oynayarak değil..
Halkın isteklerine kapıyı aralayarak.. O halk ne kadar iterse, o kadar açarak..
Belki yavaş yavaş.. Halk isterse çok daha hızlı..
Halk isterse..
Halkın istemesini kim sağlayacak?.. Kamuoyunu kim oluşturacak?.. "Şişli deneyi fos çıktı" diye yazmayı marifet sayan, medya.. Basın!..
Amerikan halkını, Amerikan medyası yönlendirdi, kısa zamanda..
Basın.. Dördüncü güç!..
Getirin Amerikan medyasını Türkiye'ye.. Seneye tüm Türkiye yerleri dumansız olur..
Emir mi, yasa mı, yasak mı?.. Hepsi halkın baskısı ile gerçekleşir.. Halk istediği için de uyulur..
Şişli'nin bu adımı fevkalade doğru, uygulama fevkalade akıllı, mantıklı, uyumlu ve uygundur!.
 
Hıncal Uluç 

Tarih: 14:51, 8/2/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Belleğimiz Güçlü mü?

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU  

Belleğiniz güçlü mü


Beynin yaşlanması ve bellek ile ilgili düşüncelerimiz, son zamanlarda ciddi değişimlere uğradı.

Bellek kapasitenizi ve yaşınızı belirleyen şey, kronolojik yaşınızdan çok, beyin hücrelerinizin kapasitesidir. Kısacası sorun yaşta değil başta gibi görünüyor. Peki ama güçlü bellek için ne yapıyorsunuz ya da yaptıklarınız doğru mu?..

HATIRLAMAK da hatırlanmak da güzeldir. Unutmaktan ve unutulmaktan hiçbirimiz hoşlanmayız. Yaşlanmayı anımsadığımızda, nedense en çok unutkanlıktan korkarız. Oysa beynin yapısı ve fonksiyonundaki gerileyici değişikliklere rağmen, 100 yaşını devirenlerde bile yıkıcı bir bellek kaybının mutlak kader olmadığını biliyoruz. İster "nöron" adını verdiğimiz sinir hücrelerinin kaybından isterse bu hücrelerin dikensi çıkıntılarının (dendrit), kimyasal mesajları algılamayı sağlayan almaçlarının (reseptör) veya beyaz cevherdeki azalmaların sonucu olsun, ciddi düzeyde bellek kaybı yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir.

Beynin yaşlandıkça bir miktar küçüldüğü doğrudur, ama bu küçülme sinir hücrelerindeki sayısal azalmadan çok, beyin hacmindeki kütlesel küçülmeden, hücrelerin dikensi çıkıntılarının ağ yapısındaki bağlantıların ve bu bağlantıları saran kılıfların bozulmasından kaynaklanır. Yetişkinlerde beyin hücrelerinin üretiminin tümüyle durduğu düşüncesinin de pek doğru olmadığı biliniyor. Araştırmalar, yetişkinlerin de çocuklar ve gençler gibi yeni beyin hücresi üretebilidiğini gösteriyor. Müthiş bir haber: Yeniden beyin hücresi üretebilme yeteneği, özellikle beynin bellek pekişmesi ve bildirimsel bellek yeteneği ile ilgili kısımlarında daha belirgin!.. Anlayacağınız beyin yaşlanması ve bellek ile ilgili düşüncelerimiz, son zamanlarda ciddi değişimlere uğradı.

Bellek kapasitenizi ve yaşınızı belirleyen şey, kronolojik yaşınızdan çok beyin hücrelerinizin kapasitesidir. Beyniniz yeni hücreler üretebilidiğine göre siz sadece mevcut hücrelerinizle değil, bu yeni hücrelerinizi de kullanarak yeni anılar oluşturabilme ve eski anıların izlerini güçlendirip destekleme yeteneğine sahipsiniz. Kısacası sorun yaşta değil başta gibi görünüyor! Her gün çok sayıda beyin hücrenizi kaybettiğiniz için üzülmemelisiniz. Bu önlenemez hücre ölümü sonucu, öğrenme ve düşünme yeteneğinizin doğal olarak azalacağına inanmamalısınız. Yetişkinlikte de tıpkı çocukluk ve gençliğinizde olduğu gibi yeni sinir hücreleri üretebilir, hatta üretim kapasitesinizi kayıp kapasitenizin üzerine bile çıkarabilirisiniz.

YAPMAYIN

Sigara içmeyin: Sigaranın ciddi bir bellek düşmanı olduğundan kuşkunuz olmasın. Akciğerlerde hasar yaparak kanın oksijenlenmesini azalttığından, damar sertliğini hızlandırdığı, beynin kanlanmasını sınırlandığından ve içinde binlerce toksik madde taşıdığından sigara ciddi bir bellek düşmanıdır.

Alkolü abartmayın: Küçük miktarlarda alkol kullanımının (günde 1-2 ölçü) ciddi bir risk taşımadığı belirtiliyorsa da alkolün beyin için ciddi bir toksin olduğunu bilmelisiniz. Aşırı alkol tüketimi beyin hücreleri için doğrudan etkili bir zararlıdır. Alkol ayrıca B1 vitamini eksikliğine yol açarak da belleği bozar.

Stresten uzak kalın: Stresin ciddi bir bellek avcısı olduğunu gösteren pek çok bulgu var.

Depresyon bozar: Depresyon sorunu konstare olmayı, odaklanmayı ve yeni bir bilgiyi özümseyip pekiştirmeyi zorlaştırıyor. Uzun süreli depresyon sinir hücresi kaybına bile yol açabiliyor. Mevcut bir beyin sorununu hızlandırıyor ağırlaştırıyor.

Uykuyu ıskalamayın: İyi bir uyku kaliteli bir belleğin garantisi gibidir. Uyku bellek düşmanı stres hormonlarının düzeyini azaltıyor, beyne kendini yenileme ve tamir fırsatı sağlıyor.

Lüzumsuz ilaçlar: Bazı ilaçlar belleği azaltıyor. Özellikle uyku getiren her ilaç konsantre olmanızı zorlaştırarak ve odaklanmayı azaltarak belleğe travmatik etki yapıyor. Sakinleştiricileri uyku haplarını, antihistaminikleri, ağrı kesicilerden bazılarını bu gruba koyabilirsiniz. Yeni bir ilaca başlamışsanız ve takiben bellek sorunu yaşıyorsanız kullandığınız ilaçları gözden geçirin.

Toksik kimyasallar: Kurşun, civa ve petrokimyasal artıklar, uçucu ve çözücü kimyasallar bazı mürekkep ve boyalar belleği zarar verebiliyor. Alüminyumun ciddi bir bellek zararlısı olabileceğini düşündüren bulgular var.

YAPIN

Düzenli egzersiz: Düzenli bedensel egzersiz yapanlarının bellek kapasitelerini korumaları daha kolaydır. Egzersiz tutkunlarında beyin daha iyi kanlanıyor, daha bol oksijen alıyor üstelik hipertansiyon, kolesterol, kan şekeri, artışı gibi sorunlardan da uzaklaşıyor

Doğru beslenin: Yeterli, dengeli ve çeşitli besleniyorsanız, belleğinize en önemli desteği veriyorsunuz demektir. Günlük enerji gereksiniminizin yarısını karbonhidratlardan, yüzde 30’unu yağlardan, geri kalanını proteinlerden karşılamalısınız. Doymuş yağ ve trans yağların, işlenmiş ve şeker eklenmiş gıdaların belleğe faydası yok zararı vardır.

Antioksidanlar: Özellikle E vitamininin, kısmen de diğer antioksidan vitamin ve minerallerin bellek dostu olduğu biliniyor. Yeni buluşlar düzenli E vitamini tüketiminin yaşa bağlı zihinsel düşüş hızını yavaşlatabileceğini düşündürüyor. Antioksidan flavonoidlerin ve karotenoidlerin beyininize dost olduklarını unutmayın. Daha çok sebze ve meyve, düzenli sert kabuklu yemişler ve tam tahıl-bakliyat tüketmeye bakın.

İyi yağlar: Omega-3 yağ asitlerinin, özellikle DHEA’nın beynininize dost olduğunu gösteren çok sayıda bulgu var. Balık, ceviz, fındık ve keten tohumu bu yararlı omega -3’lerin en yararlı kaynaklarıdır.

Homosistein seviyeniz: Homosistein artışı bellek sorunlarınız kolaylaşıyor.

Kolesterolünüz: Yüksek kolesterol seviyesi olanlarda bellek kaybı daha erken başlıyor.

Bellek jimnastiği: Bulmaca çözün, problem yanıtlayın, yeni ezberler yapın.

Sosyal bağlar: Akrabalarınızı, arkadaşlarınızı arayın. Onlardan kopmayın. Gönüllü uygulamalarda görev yapın. Yaşadığınız toplumun bir parçası olarak kalmaya çalışın.

BİR CEVAP

NAR SUYU KOLESTEROLÜ AZALTIR MI?

Evet! Nar suyunun güçlü bir flavonoid içeriği var. "Antioksidan Power" nar suyunun yeni adı haline geldi. Nar suyu kolesterolü azaltmanızda da öte bir yarar sağlıyor: Kolesterolün damar duvarında okside-LDL’ye dönüşmesini, damara zarar vermesini, tıkayıcı-sertleştirici plakalar üretmesini engelliyor. Uzmanlar, eğer LDL kolesterollü damarsal zararlarını azaltmak istiyorsanız her gün 100 ml nar suyu içmenizi öneriyorlar. Kolesterol savaşının diğer doğal desteklerinden de faydalanmayı unutmayın. Nar suyu kalbe de, belleğe de ve muhtemelen cinselliğe de iyi geliyor. Olumlu kanıtlar fındıktan bile daha fazla.

 


Tarih: 15:11, 2/2/2006
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

İsimsiz Bir Şiir Daha

Ağır aksak yürüyorum,

Sensiz hayat yolunda,

Hasretinin yakıcı güneşi altında.

Bazen içim geçiyor,

Bir an gelip bir yere yığılacak gibi oluyorum,

Ama hayır yapamıyorum,

Bu sevda ne beni benden alıyor,

Ne de bir an olsun aman veriyor.

 

Bazen yüreğim isyan ediyor,

Bazen benliğim,

Yaşananlara,

Hasretinin dayanılmazlığına.

 

Avuntusu yok bu sevdanın,

Ne anılar çare oluyor,

Yaşanana,

Ne de senden kalma iki üç parça eşya.

Avutuyor, benliğimi ve yüreğimi.

 

Sonu yok biliyorum,

Yaşananların,

Hasretliğin,

Ben kaderime çoktan boyun eğdim.

 

30.01.2004

Yasemin YANIK

 

 

Tarih: 15:04, 2/2/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->